...Anne olmak...

Bilebilir miydim bundan çok değil sadece birkaç sene önce, bir kadının hayatındaki en önemli dönüm noktasının “anne olmak” olduğunu…?


Bir kadının, ne kadar “istemiyorum” dese de, “daha değil, hazır değilim, korkuyorum, nasıl yaparım ki, ben yapamam, çok zor, yok yok ben almayım” dese de…

İçinde bir yerlerde istediğini, aklından geçirdiğini, en azından nasıl olacağını düşündüğünü...bilemezdim.

Daha bebeğinin anne karnına düştüğünü anladığı ilk an "anne"liğe aslında hazır olduğunu, ama doğuma giderken bile hazır olduğunu kabul etmeyeceğini de bilemezdim.

Hem çok iyi bir anne olmayı hedefleyeceğini, buna olan inancını ve özgüvenini; hem de ne kadar uğraşırsa uğraşsın hiçbir zaman çocuğuna yetememe korkusunun olacağını da bilemezdm.

“Ben çok iyi bir anneyim” ile “ben iyi bir anne miyim?” arasındaki o keskin çizgide yürümeyi…

Ama çocuğunun gözünde hep en iyi, en koruyucu, en güçlü, en güzel, en en en olacağını...

Çocuğu için kendini dünyanın en güçlü insanı ve yine çocuğu yüzünden dünyanın en zayıf insanı hissedeceğini...Hiç korkmayacağını ama aslında korkuyu, endişeyi, paniği, evhamı en derinlerde biryerde herkesden gizli tutarak yaşayacağını...

Ve bir kadının doğanın kanunu gereği doğduğundan beri hep o mucizevi olay için hazırlandığını ve bunu tadan her kadının da o mucizenin kokusuyla birlikte doğduğunu hissedeceğini…Daha öncesini hatırlamayacağını...Miladının, geçmişinin, geleceğinin, varlığının amacının, hayallerinin o olacağını...


Bilemezdim. Öğrendim. Öğreniyorum. 

Ve ben bazı şeyleri, aynen annemin dediği gibi, anne olan herkesin dediği gibi, ancak bebeğim sayesinde ""ANNE OLUNCA" anlıyorum...

Her sabah o eşsiz kokuyla uyanıp her akşam o kokuyu içime çeke çeke uyumanın güzelliğiyle doluyorum. 

Kollarımda, koynumda sıcacık, mis gibi, huzurla, ağacına sarılmış minik bir koala gibi, ya da nasıl desem..sanırım yapışık ikiz gibi, tutkalla yapıştırılmış gibi benimle bütünleşen miniğimle ondan başka herşeyi unutuyorum.

Sabahları içim burkularak, arkamdan ağlamaması için dua ederek, "bay bay" yapan o elleri defalarca öperek evden ayrılıyor; akşamları ise bana olan özlemini genelde evin bir ucuna kaçarak gösteren tombik bacakları ve minnacık poposunu defalarca ısırarak çitlembiğime kavuşuyorum :)

Çığlık çığlığa olan kavuşma anımızda onu içime sokarmışçasına sarılmanın bana dünyayı nasıl da unutturduğunu; ve maalesef o dünyayla ilgileneceğim diye onsuz 1 günün daha nasıl geçtiğini; o 1 günde bile ne kadar büyüdüğünü ancak o zaman farkediyorum...

O minicik, bir zamanlar avucumda kaybolan ayaklarındaki nohut parmaklarını defalarca öpmenin, ellerini yiyip yiyip bitirmenin, hiç sıkılmayıp defalarca başa dönüp tekrar ve tekrar yemenin nasıl da keyif verdiğine şaşıyorum.

Hiç bir zaman da doyamıyorum!

Sabah gözümü açtığımda gördüğüm bana gülen gözlerin, içime-taaa kalbimin derinliklerine bakan bakışın, sıcacık gülüşün, yüzümdeki mini mini elin, öpmem için uzatılmış topitop yanağın ve ipek saçların kokusuyla güne başlamanın huzurunu yaşıyorum.

Ve küçükken sabahları yatağımdan çıkıp annemin koynuna gittiğimde annemin nasıl da özlemle bana sarılarak kokumu içine çektiğini şimdi hatırlıyorum. Neler hissettiğini ancak şimdi kavrayabiliyorum...

Her günüme dua ile başlıyor, her günümü şükür ile bitiriyorum. Ne "inşallah"lardan ne de "maşallah"lardan vazgeçebiliyorum.



Günün sonunda onu uyutmak için kendimi paralıyor olmama rağmen; kan ter içinde kollarım arasında uykuya daldığı an öpmeden duramıyor, hatta sonunda öperek uyandırıyor, yatağa koymak istemiyor, koyduğum anda da özlemenin garipliğini yaşıyorum.

İlk doğduğu gün ne kadar çirkin olursa olsun onu dünyanın en güzel bebeği olarak görmeyi...ve aylar geçip o günün resimlerine bakınca "ne kadar tüylüymüş, tipe bak" diyip güldüğüm halde, bir başkası diyince "hayır benim çocuğum çok güzeldi" diyeceğimi ve ne kadar evrim de geçirse, bir anneye yavrusunun her zaman dünyanın nasıl en güzel çocuğu gibi geldiğini bizzat görüyorum :)

İçime yerleştiği anda başlayan sevgimin her geçen gün artmasının nasıl mümkün olduğunu, bu eşi-benzeri olmayan, uçsuz bucaksız sevgiyi tarif etmekte nasıl bu kadar zorlandığımı, nasıl kelime bulamadığımı, içimden yeni bir benin nasıl çıktığını görerek kendime şaşıyorum!

Tamamen bana bağımlı minicik bir canlıya gözümü kırpmadan göz kulak olmak nasılmış, kafamı bir tarafa çevirdiğimde diğer tarafta açılan bilmem kaçıncı gözle onu takip etmek nasıl olurmuş, kendimden biliyorum :)

Sonsuz bir özveri, fedakarlık, sabır ve sevginin, aynı anda hem kızıp hem deli gibi özlemenin, hem bağırıp hem sarılmanın, hem ağlayıp hem gülmenin, hatta o ağladıkça ağlayıp güldükçe gülmenin, yani kelimenin tam anlamıyla "deliliğin" sınırında olmanın çılgınlığını yaşıyorum. Ve bu yaptıklarımı, ona zamanımı, kendimi nasıl adadığımı, uçsuz bucaksız sevgimi hem de ileride hiç hatırlamayacağını bile bile karşılıksız sunmaya devam ediyorum.



"Ben kızabilirim, ben bağırabilirim, ama ben yaparım; ben anneyim." bencilliğini taşıyıp ve benden başka herhangi birinin ona sesinin tonundaki değişimden bile etkilenip korumaya alıyorum. Kıskanan da ben oluyorum, kızan da, çok tedbirli olan da. Olabilir diyorum. Düşünün ki; kendim onu baş aşağı bile sallandırıp oynarken; öperek ağlatırken; bir başkasının tutuşunu yargılayıp hemen elinden kapıp kaçıyorum :).


Ona en iyi bakanın kendim olduğunu, kime emanet edersem edeyim benden uzakta ya sanki dünyanın diğer ucunda gibi düşüneceğimi ve her daim yarım akıllı gezeceğimi biliyorum. Onu her türlü kötülüğe karşı koruyacak 10 kaplan gücündeyim ya ben...! Onun süpermeni gibi yaşayarak her şeyine yetişeceğimi sanıyorum.

Önce onun da beni karşılıksız seven yegane insan olduğuyla kendimi avutup, sonra dediğimin saçmalığına "mecbur seviyosun di mi beni böceğim, seni çıkarcı" diyip kendi kendime gülüyorum :) ve beni şuan belki çıkarı için seven yavrucuğum dahil hiç kimseyi böyle kusursuz böyle çıkarsız sevemeyeceğimi bir kez daha kabul ediyorum.


Onun tek bir gülücüğü için evde sirk cambazı gibi ordan oraya koşturup sallanıyor, karşımdakini kahkahalara boğacak kadar komik görünsem de bunu zerre kadar umursamıyor, o gülüyor ya diye tüm şebekliklere kaldığım yerden devam ediyorum... 

Diğer çocuklara da "bebeğim", "kuzum" diye yaklaşıp bebekle bebek oluyor, gördüğüm her çocuğun annesinin sevgisini düşünüp filmlerde, reklamlarda, heryerde gördüğüm her anne-çocuk ikilisine duygu yüklü bakıyor, hele bir de duygusal konuşma varsa o an, zaten hali hazırda göz pınarımda bekleyen gözyaşımı bırakıp hatta baya salya sümük ağlıyorum...Sanki sebebe gerek var, kendimi her an ağlamaya hazır hissedebiliyorum!

Kendimi, sağlığımı, mutluluğumu ilk defa sadece "bana birşey olursa kuzum ne yapar bensiz" diye düşünüp başkası adına önemsiyorum.


Bir "anne" deyişiyle o an hayatı durduracağımı biliyorum. Hele bir de sarılmayı öğrenen o iki kolu ve öpücüğü öğrenen o minicik ağzı yok mu! Bir sarılışı, bir öpüşüyle dünyayı ayağına sereceğimi de biliyorum. Daha da kötüsü, onun da bunu şimdiden bildiğini biliyorum :)


En güzel parfümün bebeğimin kokusu, en güzel şeyin onun yüzü, en mutlu anın onun güldüğü zamanı, en önemli şeyin onun sorunu olduğunu düşünüyor ve dünyayı onun etrafında döndürmenin gücünü hissediyorum.


Bebeğinin 1 günlükken de bebek, 1 yaşındayken de bebek, 19 aylıkken de bebek olduğunu ve dilinin "oğlum"/"kızım" a değil, her defasında "bebeğim" kelimesine gittiğini görüp kendimle dalga geçiyorum.



Alt değiştirmenin, yemek yedirmenin, onunla oynamanın, ona birşeyler öğretmenin, onunla birşeyler öğrenmenin zorunluluktan ya da kimsenin baskısıyla değil de otomatik bir şekilde vücudumun beynimin ruhumun yapacağı şeyler olduğunu görüyorum.


Banyo, tuvalet, makyaj, giyinme vb. her türlü eylemimi ne kadar hızda yaptığıma kendim bile şaşıyor; 1 güne hangi işleri ne kadar arayla sığdırabileceğim konusunda kendimle yarışıyorum. Artık ütünün, çamaşırın, bulaşığın, yemeğin, ders çalışmanın, gazete okumanın, kahve içmenin, yemek yemenin, film izlemenin günün ya da gecenin herhangi bir saatinde ama onun izin verdiği kadar ve izin verdiği zamanda olacağını biliyorum.


Hiçbir işin bu kadar yormayacağını ve hiçbir akademik çalışmada sırf onun düzeni bozulmasın diye böyle müthiş düzenli bir "yaşam planı" olmayacağını da biliyorum...


Sonra annemi düşünüyorum...

Annemin, neden hep kötüyü düşünüp bizim için endişelendiğini, niye her daim panik olduğunu, iki çocuğunu bu şekilde nasıl sabırla büyüttüğünü, onun sevgisini ne kadar çabalasam da tam anlamıyla görememiş olduğumu, hiçbir zaman onun hakkımı ödeyemeyeceğimi, ne kadar iyi evlat olursam olayım "ne kadar kötü bir evlatmışım, nasıl onun kalbini kırabilmişim" diyeceğimi ve bu anlarda gerçekten kalbimin neden ömür boyu sızlayacağını düşünüyorum...Annemin çocuklarını, eşini, evini nasıl idare edebildiğini ve ne muhteşem bir denge unsuru olduğunu daha iyi anlıyorum. Bütün kapıların ona çıkıp, bütün yolların ondan geçip, bütün yolların ona nasıl vardığını...Kolum kanadım elim kolum kanım canım nefesim olduğunu bir kez daha çok ama çok iyi anlıyorum.


Annemi ve sonra da anneannemi, babamı ve babaannemi, eşimi ve Gülay annemi, ve çevremdeki herkesi tek tek anneleriyle düşünüp, hatta kimi yargılayacaksam önce anneleriyle ya da evlatlarıyla düşünüp bir duruyorum...Şöyle bir dışardan bakıp, "o bir anne!" ve "onun da bir annesi var!" diyip bütün düşüncelerimi birden askıya alıyorum...

Sonra annesini kaybedenleri düşünüp, sonra bebeğimi düşünüp, hem onlar için hem kendi bebeğim için ağlıyorum, sonra dua ediyorum, sonra yine ağlıyorum. Bu kısır döngüye bu duygusallık ve sulu gözlülükle ömür boyu devam edeceğimi biliyorum...

Bir insan ne kadar kötü olursa olsun "anne" olunca tüm akan suların durduğunu düşünüyor, "ama anne o" diyerek onda bir iyilik bulmaya çalışıyor, bulamadığımda da "bir de anne" diye eleştirebiliyor; anneler arası gizli bir iletişim olduğuna inanarak "sen anlarsın" diyebiliyor, anne olan, anne olacak, anne olmayı isteyen tüm arkadaşlarımı birer "melek" görüyor ve bu düşüncelerimin hepsini anne olmamla bağdaştırıyorum.

Eşime bile önce eş, sonra 2. bir anne edasıyla yaklaşıp bebeğimden sonra 2. bir bebeğim edasıyla da koruyor, seviyor, gözünün içine bakıyor ve aman haksız bir ilgi azalmasına/kıskançlığa sebep olmayım diye dengeyi bulmak için zaman zaman resmen ortadan ikiye ayrılıyorum :)


"Bir anne için en güzel hediyenin her daim bebeğinin mutluluğu" olduğu cümlesinin ne kadar basit ne kadar da doğru olduğunu herkese söylüyorum.

Onun oluşuyla birlikte yeniden doğuyorum. Onun dışında herşeyi, her sorunu silikleştiriyorum. "Ammaaaan dünya da neymiş?" diye meydan okuyor, "varsa yoksa o, gerisi yalan, bütün işler beklesin, bütün sorunlardan bana ne, herkes herşey sıraya girsin" umursamazlığının aslında ne kadar rahatlatıcı, ne kadar hafifletici, bazen ne kadar da gerekli ve ne kadar huzur verici olduğunu görüyorum.


Anne olmanın, gerçekten "anne olunca" anlaşılabileceğini öğrendiğimden bu eşsiz duyguya sahip olmak isteyen herkesin, istedikleri ve en hayırlı zamanda sahip olmaları için, hiçbir bebeğin annesiz hiçbir annenin bebeksiz kalmaması için hep dua ediyorum....

Google+ ile Paylaş

Hakkında Canan Canal

    Blogger Yorumları
    Facebook Yorumları

0 yorum:

Yorum Gönder